1969’da çıkan bir New York Time Magazine yazısında François Truffaut için “Homo cinematicus” tabiri kullanılıyor: “Neredeyse bütün uğraşları dışlayarak hayatı saniyede 24 çerçeveyle yaşayan yeni bir tür.” Sinema Truffaut’nun en büyük tutkusuydu. Truffaut da sinemanın belki de en büyük karakteriydi. Yaşasaydı bugün 90. doğum gününü kutlayacaktı. Yaşayamadı. Çok erken, henüz 59 yaşındayken, bir beyin tümörü kopardı onu hayattan. Ama geriye bıraktığı filmler ve yazılar hala sinema dünyasını etkiliyor.



Truffaut 1932’de Paris’te dünyaya geldi ve çoğu büyük sanatçı gibi pek keyifli bir çocukluk geçirmedi. Sık sık evden, okuldan, daha sonra düştüğü ıslahevinden ve biraz da gerçek dünyadan kaçıp soluğu sinema salonlarında ve filmlerin dünyasında aldı. 14 yaşında ilk film kulübünü kurdu. Ve bu dönemde yolu ilk kez tarihin belki de en önemli film eleştirmeni André Bazin’le kesişti. Bu tanışma Truffaut’nun hayatını değiştirecekti.
1950’de mutsuz biten bir aşk hikâyesinden sonra orduya katıldı Truffaut. Üniformalar içinde kafayı yemek üzereydi. Kaçtı. Yakalandı ve hapsedildi. Bazin araya hatırı sayılır kişiler sokarak bu hırçın adamı askeri cezaevinden çıkardı ve ordudan atılmasını sağladı. Ona evini açtı ve editörü olduğu Cahiers du Cinéma dergisinde film eleştirmeni olarak işe aldı.
Yeni Dalga, Cahiers du Cinéma’dan ve Truffaut’nun yazılarından çıktı
Cahiers du Cinéma’da yazdığı sert eleştirilerle söz ettirdi kendinden Truffaut. Beğenmediği filmleri yerden yere vuruyor, kötü filmler yapan insanlara tahammül edemiyordu. 1954’te yayınladığı Fransız Sinemasında Belli Bir Eğilim makalesinde ülkenin ana akım film dünyasıyla hesaplaştı. Her yıl yapılan yaklaşık 100 Fransız filminin sadece on-on iki tanesinin izlenmeye değer olduğunu söyledi ve “kalitenin geleneği” adını verdiği eserleri acımasızca eleştirdi.

Daha sonra Amerikan Gecesi’nde (La Nuit américaine, 1973) bir yönetmen rolünde kamera karşısına çıkan Truffaut yönetmenlerin kişisel hikâyeler anlatması gerektiğini savunuyordu. “Kalitenin gelenği” filmler ise risk almıyordu. Daha önce denenmiş ve başarılı olmuş şablonları kullanarak sürekli benzer hikâyeler anlatıp duruyorlardı. 1957’de Art dergisinde bu filmleri yapan yönetmenlere “kamera memuru” yakıştırmasını yaptı. Ama iyi sinemacılar da vardı ülkede: Jean Renoir, Robert Bresson, Jean Cocteau, Jacques Becker, Abel Gance, Max Ophüls, Jacques Tati ve Roger Leenhardt kalitenin geleneği dışında, zor şartlar altında, kişisel hikâyeler anlatıyorlardı. Truffaut’ya göre sinema buydu: yönetmenin, yaptığı filmin sorumluluğunu alması, kendi felsefesini ortaya koyması. “Auteur politikası” adını verdiği bu sinemayla “geleneğin kalitesi” ona göre yanyana var olamazdı.
Fransız Sinemasının Bir Eğilimi sektörde büyük bir tartışmaya yol açtı ve Truffaut’ya ve sinemacılığa henüz adım atmamış koca bir jenerasyona kendi bağımsız filmlerini yapabilecekleri bir alan oluşturdu. Truffaut’nun 1959’da gerçekleştirdiği ilk filmi 400 Darbe (Les Quatre Cents Coups) –Agnès Varda’nın 1955’te çektiği Paralel Yaşamlar’ı (La Pointe Courte) saymazsak– Yeni Dalganın başlangıcı oldu. (Ki Truffaut buna katılmıyor, ona göre Yeni Dalganın başlangıç noktası Jacques Rivette’in 1961 tarihli Paris Bizimdir’i [Paris nous appartient].)
Auteur sinema: Truffaut çocukluğuna dönüyor
1958’in sonunda Truffaut manevi babası Bazin’i kaybetti. Ve onu belki de hayal edilebilecek en güzel şekilde andı: muhteşem bir film çekerek. 400 Darbe’de kendi çocukluğuna döndü, 60’larda ve 70’lerde dört filmde gençliğini ve yetişkinliğini de takip edeceği Antoine Doinel karakteri üzerinden yarı otobiyografik bir hikâye anlattı.
Antoine da evde ve okulda sorunlar yaşıyordu. Truffaut gibi Antoine da gerçeklerden kaçıp sinemaya sığınıyordu. Truffaut gibi Antoine da bir daktilo çalıyordu, Truffaut gibi Antoine da ıslahevine düşüyordu ve saçları kazınıyordu ve Truffaut gibi Antoine da metro istasyonlarında geceliyordu. Truffaut öğretmenine babasının Almanlar tarafından tutuklandığını söylemişti, Antoine ise annesinin öldüğünü. Daha sonra Çalınan Buseler’de (Baisers volés, 1968) Truffaut gibi Antoine da askeri cezaevinden çıkıyordu ve ordudan atıldığına seviniyordu.

Çocukluk, 400 Darbe’den sonra da Truffaut’nun filmografisinde önemli bir yer kapladı. The Wild Child’da (L’Enfant sauvage, 1970) çocuklar ve yetişkinler, yani toplumu kontrol edenler ve toplumun kıyısında olanların çatışmasını anlattı. Yetişkinler ormanda bir çocuk buluyordu ve onu eğitmeye, toplumsal normlara uydurmaya çalışıyordu. Çocuğun iç dünyasını en çok anlamaya çalışan Dr. Jean İtard’ı Truffaut’nun kendisi canlandırıyordu.
Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni: François Truffaut
Ama Truffaut’nun filmografisinde çocuklardan daha baskın olan konu aşktı. “Başka konular ilgimi çekmiyor. Her vaka bir filmi hak ediyor. Aynı sahneleri farklı karakterlerle 25 kere çekebilirim,” diyordu. Çoğu filmi bir veya birden fazla kadın ve bir veya birden fazla erkek arasındaki ilişkiye odaklanıyordu. Ve çoğu zaman fırtınalı aşklar yaşıyordu bu karakterler. Yumuşak Ten’de (La Peau douce, 1964) bir hostes, başarılı ve evli bir eleştirmene aşık oluyordu ve ona iş seyahatlerinde eşlik ediyordu. Fakat birlikte görülmemeleri gerektiği için ucuz otellerde tek başına konaklamak, sevgilisini beklemek zorunda kalıyordu. Mississippi Mermaid’de (La sirène du Mississipi, 1969) zengin bir fabrikatör kendisini dolandıran kadına aşık oluyordu. Son Metro’da (Le Dernier Métro, 1980) kocası nazilerden tiyatronun bodrum katında saklanan bir kadın, tiyatro oyuncularından birisiyle aşk yaşıyordu.
400 Darbe’nin Antoine Doinel’i Antoine ve Colette’de (Antoine et Colette, 1962) friendzone’lanıyordu. Çalınan Buseler’de sevgilisi onu beklerken, Antoine patronunun karısına aşık oluyordu. Ev Hali’nde (Domicile conjugal, 1970) artık sevgilisiyle evlenmişti ama ufak bir kaçamak yapmaktan kendini alamıyordu. Kaçan Aşk’taysa (L’amour en fuite, 1979) bir şekilde eski sevgilileri karşılaşıyordu ve birbirlerine Antoine’ın eski hikâyelerini anlatıyorlardı. Antoine Doinel gibi Truffaut’nun da aşk hayatı çalkantılıydı. Üç evlilik yaptı. Ve bir kadından çok aşkın kendisine aşıktı büyük ihtimalle.
Belki de bu yüzden yirmiden fazla aşk filmi yapan Truffaut, sadece bir kez gerçek bir çift filmi yaptı: Mississippi Mermaid. “Mermaid’de ikinci bir adam ya da kadın yok, böylece tümüyle çiftin mahremine yoğunlaşabildim,” diyordu L’Express dergisine verdiği bir söyleşide: “‘Siz’ diye hitap edilen dönemden, ‘siz’e dönüşle birlikte ‘sen’ diye hitap edilene geçiş, sırların açıklanması, uzun süren suskunluklar, iki insanı birbirleri için vazgeçilmez kılan o zorlu sınavlar ve aldanlamalar.” Diğer aşk filmlerinde gösterdiği çiftlerin arasına başka kişiler giriyordu. Hatta Jules ve Jim’de (Jules et Jim, 1962) aşkı üç kişi birlikte yaşıyordu, Two English Girls (Les deux Anglaises et le continent, 1971) de biraz buna yaklaşıyordu.
Meta espriler ve Alfred Hitchcock
Ekseriyetle aşk filmleri yapmış olsa da, Truffaut’nun asıl tutkusu aşk değil, sinemanın kendisiydi. Kızlarına bile izlediği filmlerden isimler veren bir sinefildi o. Karakterleri sürekli sinemaya gidiyordu. 400 Darbe’de Antoine Doinel’in ailesinin yanında gerçekten huzur bulduğu tek akşam, sinemaya gittikleri sahneydi. Small Change’de (L’Argent de poche, 1976) bir grup genç sinemada film izleyip ilk kez öpüşme deneyimini yaşıyordu (ya da yaşayamıyordu). Kaçan Aşk’ta bir çift sinemaya gidip başka bir Truffaut filmini izliyordu: Genç ve Güzel (Une belle fille comme moi, 1972).
Bildiğim şeyden bahsetmem gerekiyordu ve ben de filmler dışında hiçbir şey bilmiyordum.
François Truffaut

Kaçan Aşk’taki meta esprinin bir tık daha kalitelisini Amerikan Gecesi’nde yaptı: Je vous présente Pamela adlı hayali filmin çekim sürecini anlatan bu filmde yönetmen rolünde kendisi vardı. Piyanisti Vurun’da (Tirez sur le pianiste, 1960) Charlie, yanındaki kadına, göğüslerini sinemaya uygun örtmesi gerektiğini söylüyordu. Ve belki de tüm filmlerinden daha çok bir Alfred Hitchcock filmine benzeyen Neşeli Pazar’da (Vivement dimanche!, 1983) cinayetlerden birisi bir sinemada işleniyordu.
Hitchcock’tan çok beslendi Truffaut. Oysa o yıllarda ABD’de çok ciddiye alınmıyordu “Master of Suspence”. Truffaut’ysa onda bir teknisyenden ziyade eşsiz bir auteur görüyordu: “Çok fazla horlandığını, bir kenara bırakıldığını düşünüyorum. İnsanların, özellikle de Amerikalı eleştirmenlerin onu yeterince bildiğini ya da takdir ettiğini sanmıyorum. Hitchcock eksiksiz bir yönetmendir.” Gerilim filmlerinin ustasıyla 1962’de 50 saatlik bir röportaj yaptı ve bu söyleşiyi kitaplaştırdı. Ve Neşeli Pazar dışında da filmlerinde Hitchcock’un hikâye anlatma tarzından etkilendi, yer yer onun biçimini kopyaladı, özellikle Siyah Gelinlik’te (La mariée était en noir, 1968) ve Mississippi Mermaid’de.
Sinemayı seven adam: François Truffaut
Sinemaya duyduğu bu tutku, Truffaut’yu hayatı boyunca politize edebilmiş tek katalizatördü aynı zamanda. Oy dahi kullanmayan bu adam Şubat 1968’de Fransız Sinematekinin müdürü Henri Langlois iktidar tarafından görevden alındığında küplere bindi. Sinematek, Yeni Dalga yönetmenlerinin evi gibi bir şeydi. Hayatı gözlemlemeyi, filmleri hissetmeyi orada öğrenmişlerdi ve Langlois hepsinin manevi babası gibiydi. “Ben siyasal zihniyette biri değilim, kural olarak da bu tür şeylerden uzak durmaya çalışırım, ama Şubat’ta olup bitenleri gördükten sonra bu rejimin son bulduğunu görmek istedim,” diyordu Truffaut Sight and Sound dergisine verdiği bir söyleşide.
Neredeyse tüm Yeni Dalga yönetmenlerinin dahil olduğu Sinemateki Savunma Komitesinin başını çekti Truffaut. Ve Jean-Paul Sartre gibi solcu aydınların da katıldığı kitlesel eylemlerde polisle çatıştı. Dış mihrak kontenjanından Charlie Chaplin, Roberto Rossellini, Orson Welles ve Stanley Kubrick gibi sinemacılar da protestoları destekledi. Truffaut, Çalınan Buseler’i Langlois’a adadı ve filmin jeneriğine kapıları kilitli olan Sinemateki yerleştirdi. Ayrıca filmde Antoine’ın sevdiği kadın, müdürün görevden alınması nedeniyle konservatuardaki dersleri boykot ediyordu. Bu sırada gerçek dünyada polis şiddetiyle büyüyen eylemlere öğrenciler ve işçiler de katılıp kendi eğitim ve çalışma şartlarında iyileştirmeler talep ettiler. Çarşı karıştı. İktidar geri adım atarak Nisan ayında Langlois’u göreve geri getirildi. Ama protestoları durdurmaya yetmedi bu, çünkü Nisan’ın sonu Mayıs 1968’di.

10 Mayıs’ta Cannes Film Festivali başladı. 18 Mayıs’taysa Truffaut’nun ve Jean-Luc Godard’ın önderlik ettiği Sinemateki Savunma Komitesi bir panel düzenleyip festivalin iptalini talep etti. Bunun üzerine Louis Malle, Monica Vitti, Roman Polanski ve Terence Young jüriden istifa ettiler, Alain Resnais, Claude Lelouch, Carlos Sauro ve Milos Forman filmlerini yarışmadan geri çektiler. Ertesi gün festival iptal edildi, Truffaut’ysa festival yönetimi tarafından istenmeyen kişi ilan edildi. Ama bu bir sorun değildi. Önemli olan sinema adına bir duruş sergilemiş olmaktı. Çünkü Bertrand Morane, Kadınları Seven Adam (L’Homme qui aimait les femmes, 1977) ise, Truffaut da sinemayı seven adamdı.
Fransa kepenk indiriyordu, Cannes’ın da kepenk indirmesi gerekiyordu.
François Truffaut
25 yıl boyunca iyi filmler yaptı Truffaut. Kötü denebilecek bir filmiyse hiç olmadı. Ve onun öncesinde de yazdığı yazılarla sinema sanatına yön verdi, Auteur Teorisinin gelişimine, Yeni Dalganın doğumuna katkı sundu. Ve yaptığı filmler bugün dahi sinemacıları etkilemeye devam ediyor. Kamera arkasındaki çocuksu enerjisini ve masumiyetini hiç kaybetmedi. Bazen olaylar, Yumuşak Ten’de olduğu gibi karanlık bir yöne doğru yol alsa da, hep iyimser hikâyeler anlattı. Kendi tarzına, kendi hikâyelerine olan bu sadakati Truffaut’yu tarihin en özel sinemacılarından yapıyor.
İyi ki doğdun, aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni!

* İlk önce Sinemaya Âşık (Ins Kino verliebt) adıyla Münchner Merkur gazetesinde daha kısa bir hâlde yayınlandı.


İlk yorum yapan siz olun